Archive for 13 Ekim 2012

KONYA SMMM ODASI 12. ANADOLU ODALARI EĞİTİM SEMİNERİ

 

  • KONYA SMMM ODASI 12. ANADOLU ODALARI EĞİTİM SEMİNERİ
  • AÇILIŞ KONUŞMASI
  • YMM. Nail SANLI TÜRMOB Genel Başkanı
  • 9 Ekim 2012, Antalya
  • Sayın Başkanlar, Hocalarım, Değerli Konuklar, Sevgili Meslek Mensupları,
  • Konya Odamız tarafından bu yıl onikincisi düzenlenmekte olan Anadolu Odaları Eğitiminin açılışında bulunmaktan duyduğum memnuniyeti dile getirerek sözlerime başlamak istiyorum. Konya Odamızın bu geleneksel hale gelmiş Seminerinin her geçen yıl farklı mesleki ve akademik konularla yapılıyor olması muhasebe meslek camiasının üst örgütü TÜRMOB olarak bizi mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Başta Oda Başkanı İsmail Bey ve tüm emeği geçenlere bu semineri geleneksel hale getirdikleri için teşekkür ediyorum.
  • Bu seminerde Hocalarımız, konunun uzmanları ve bürokratlar yeni TTK, Uluslararası Finansal Raporlama Standartları ve Bağımsız Denetim konularında güncel bilgileri bizlere aktaracaklar.
  • Ben de müsaadenizle bu konularda ki görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.
  • Değerli Konuklar,
  • İşletmelerimizin uluslararası piyasalara daha rahat entegre olabilmeleri, şeffaflaşabilmeleri ve kurumsal bir yapıda faaliyetlerini yürütebilmeleri için uzun bir hazırlık dönemi sonrası 14 Şubat 2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu (yeni TTK) finansal raporlama ve bağımsız denetim alanında devrim niteliğinde düzenlemeler getirmekteydi.
  • Ancak, maalesef 6335 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle finansal raporlama ve bağımsız denetim alanında yeni TTK önemli bir yara almıştır. Zira; ülkemizdeki işletmelerin yaklaşık %99,2′ sini oluşturan KOBİ’ler bağımsız denetime tabi iken (anonim şirket bazında yaklaşık 90.000 şirket bu kapsamdaydı), 6335 sayılı yasa ile bağımsız denetime tabi olacak şirketlerin Bakanlar Kurulunca belirlenmesi yönünde bir düzenleme değişikliği yapılmıştır.
  • Duyumlarımıza göre; hazırlık aşamasında olan Bakanlar Kurulu Kararında zaten hali hazırda bağımsız denetime tabi; halka açık, sermaye piyasasında faaliyette bulunan işletmeler ile sermaye piyasası kurumları, bankalar ve sigorta şirketleri yanı sıra bağımsız denetime tabi olma kriteri şu şekilde düşünülmektedir:
  • Aşağıda yer alan üç ölçütten en az ikisini sağlayan sermaye şirketleri bağımsız denetime tabi olacaktır. Bunlar;
  • > Aktif büyüklüğü 150 milyon ve üstü TL olmak,
  • > Yıllık net satış hasılatı 200 milyon ve üstü TL olmak,
  • > Çalışan sayısı 500 ve üstü olmak.
  • Bu kriterlere baktığımızda, toplam yaklaşık denetlenebilir 700.000 sermaye şirketinin sadece 1500-1600 civarının bağımsız denetime tabi olacağı anlaşılmaktadır.
  • Ayrıca, yeni TTK hükümlerine göre, bağımsız denetime tabi olmayan bu şirketlerin finansal tablo üretme yükümlülükleri ise devam etmektedir. Finansal tablo tüm kesimlerin ihtiyacı için üretilmekte ve bağımsız denetim ile sigortalanmaktadır. 6335 sayılı yasa ile değişik TTK mad.64 ile defterlerin Vergi Usul Kanunu kapsamında tutulmasına yönelik geri bir adım atılmış oldu. Mad.69’da ise finansal tabloların Türkiye Muhasebe Standartlarına uygun hazırlanacağı yer almaktadır. Bu durum çift finansal tablo ve çok başlılığa geri dönmek demektir. Söz konusu değişikliği hiç bir kesim sahiplenmezken, neden olarak siyasi tercih ve kararlar gösterilmektedir. Bizim görüşümüze göre ise muhasebe ve denetim uygulamalarında siyasi karar ve tercihlerin yeri olmamalıdır. Aksi takdirde uluslararası standartlardan uzaklaşmış oluruz. 6335 sayılı yasa ile değiştirilen yeni TTK maddeleri arasında çelişkiler ortaya çıkmış ve Kanunun zemini ve omurgası kaymıştır. Birbiriyle ilintisi nakış gibi işlenmiş yeni TTK’nın maddeleri arasındaki bağ 6335 sayılı Yasa değişikliği ile kopmuştur.
  • Dolayısıyla finansal raporlama ve bağımsız denetim alanında yeni Türk Ticaret Kanunu önemli anlamda tırpanlanmıştır. Başlangıçta beklediğimiz şirketlerimizin şeffaflaşması, kurumsallaşması ve uluslararası piyasalara açılması zamana bırakılmış, ötelenmiştir. Sonuçta, ülke olarak bir fırsatı daha elimizin tersiyle itmekteyiz.
  • Üstelik, şu haliyle denetim alanında eski Türk Ticaret Kanunun var olan iyi- kötü murakıplık sistemi de ortadan kalktı ve sermaye şirketleri tamamen denetimsiz kaldılar. Bu durumun ülkemizin finansal raporlama ve bağımsız denetim alanındaki uygulamalarına ve prestijine yakışmadığını düşünüyoruz.
  • Bu durum ilgili kesimlerin yeni Kanun ve getirdiği düzenlemelere karşı olan zevk, dinamizm ve heyecanı da azaltmıştır.
  • Sayın Katılımcılar,
  • KOBİ’lerin finansal raporlama standartları ve bağımsız denetim uygulamalarının dışında kalması, bankacılık sektörünün Basel II ve Basel III kriterleri açısından da bir aykırılık teşkil etmektedir. Zira, bankacılık sektörünün bu evrensel kriterleri şeffaflık ve kurumsal yönetim kavramlarını ön plana çıkarmıştır.
  • KOBİ bilançolarının kredilendirmeye uygun olmaması, kayıt dışı işlemlerin bulunması KOBİ’lerin derecelendirme aşamasında yaşayacakları zorlukların başında gelmekte ve düşük derecelendirme notu nedeniyle kredi temininde güçlüklerle karşılaşmaktadırlar. KOBİ’erin en iyi dereceyi alabilmeleri ise sağlıklı bir finansal raporlama sistemi ve bağımsız denetim ile mümkündür.
  • KOBİ’lerin bağımsız denetim de dahil sağlıklı bir finansal raporlama sistemine sahip olmalarının çok çeşitli faydaları bulunmaktadır:
  • > Daha kolay finansman temini ve halka açılma,
  • > Finansal itibar
  • > Sermaye maliyetinin azaltılması
  • Bu faydaları çok açık ve net bir şekilde iş alemine ve KOBİ’lere anlatıyoruz ve anlatmaya devam edeceğiz.
  • Basel II ve Basel III kriterlerine göre, bankalar kredi taleplerini değerlendirirken müşteri şirketlerin uluslararası standartlara göre bağımsız denetimden geçmiş finansal tablolarını esas almaktadırlar. Bu nedenle kredi almak isteyen bir KOBİ için finansal tablolarını uluslararası standartlara göre hazırlaması ve bağımsız denetimden geçirtmesi evrensel bir gereklilik halini almıştır. Global ekonomik dünyanın bir parçası olarak ülkemiz KOBİ’lerinin de, uluslararası düzeyde pazar paylarını artırabilmeleri ve şeffaf bir yapıda kredi temin edebilmeleri açısından bu gerekliliğin, yani bağımsız denetimin, dışında kalmaları düşünülemez.
  • Sayın Konuklar,
  • Muhasebe meslek mensupları olarak biz, bağımsız denetime tabi olacak şirketlerin sayısının daha geniş tutulmasını ve bu şirketlerimizin biran önce çağdaş finansal raporlama ve bağımsız denetimle tanışarak şeffaflaşmalarını ve dış pazarlara açılmalarını istiyoruz.
  • Biz KOBİ’lerin Gelişen İşletmeler Piyasasında halka açılmaları için kaliteli ve çağdaş bir finansal raporlama uygulamasına, bağımsız denetime tabi olmalarını bekliyoruz.
  • Değerli Meslektaşlarım,
  • 660 sayılı KHK ile muhasebe standartları ve bağımsız denetim alanında yeni düzenlemeler bizi bekliyor. Bu düzenlemelerin başında şu anda taslak halinde görüşlere açılmış olan Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun (KGK) hazırladığı “Bağımsız Denetim Yönetmeliği” gelmektedir.
  • 2000’li yılların başlarında ABD’de yaşanan Enron skandalı sonrası şirketlerin finansal tablolarının doğruluğu ve güvenilirliğinin temel sigortası olan bağımsız denetim uygulamaları sorgulanmaya başlanmıştır. Bu kapsamda öncelikle ABD’de ve sonrasında Avrupa Birliği ve tüm dünya ülkelerinde bağımsız denetimin kalitesini ortaya koymak üzere Kamu Gözetim Kurullarının oluşturulmaya başlandığı görülmektedir. Bu gelişmeler kapsamında ülkemizde de 660 sayılı KHK ile Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu oluşturulmuş oldu. Bu uluslararası gelişmeler çerçevesinde beklenen bir gelişmeydi.
  • 660 sayılı KHK genel olarak incelendiğinde muhasebe mesleği ile ilgili olarak;
  • > “muhasebe standartları”,
  • > “denetim standartları” ve
  • > “kamu gözetimi”
  • olmak üzere 3 temel konu üzerinde düzenlemeler getirerek, bu 3 alanda yetkili tek ve güçlü bir otorite kurulmasını amaçlayan bir KHK özelliği taşımaktadır. Bu açıdan yeni Kurula uluslararası uygulamalardan çok farklı olağanüstü bir güç verilmesine neden olduğu görülmektedir.
  • Başta ABD’de ve sonrasında Avrupa Birliği ve diğer ülkelerde uygulamaya geçen Kamu Gözetim Kurullarının esas işlevi bağımsız denetim faaliyetinin gözetimini yapmaktır.
  • 660 sayılı KHK ile kurulan Kamu Gözetim Kurulunu diğer ülke Kamu Gözetim Kurullarından ayıran temel özellik, bizim Kurulumuzun hem muhasebe standardını, hem denetim standardını belirlemesi, hem de bağımsız denetimin kural ve esaslarını belirleyip, bağımsız denetimin gözetimini yapmasıdır. Uluslararası uygulamalar incelendiğinde ise; muhasebe standardını, denetim standardını belirleyen kurumlar ile bağımsız denetimin gözetimini yapan kurumun farklı kurumlar oldukları görülmektedir. Böyle olması olası çıkar çatışmalarının engellenmesi açısından gerekli görülmektedir. Örneğin; ABD’de muhasebe standartlarını FASB adlı Finansal Muhasebe Standartları Kurulu belirlerken, bundan tamamen bağımsız Amerikan muhasebe meslek örgütü AICPA-Amerikan Mali Müşavirler Enstitüsü denetim standartlarını belirlemekte, denetim uygulamalarının gözetimi ise PCAOB adlı kamu kurumu niteliğindeki ve bizim yeni Kurulumuza muadil Kamu Gözetim Kurulu tarafından yürütülmektedir.
  • Dolayısıyla bizde Kamu Gözetimi Kurulu aslında uluslararası uygulamalarda meslek örgütlerinin belirlediği denetim standartlarını belirleme yetkisini de kendi uhdesine almıştır. Aslında olması gereken denetim standartlarının meslek örgütümüz TÜRMOB tarafından, bizim tarafımızdan belirlenmesidir.
  • Değerli Arkadaşlarım,
  • 660 sayılı KHK; ülkemizde bulunan bağımsız denetim alanındaki parçalı, çok başlı ya da bölüntülenmiş olarak ifade ettiğimiz yapının sona ermesine neden olmuştur. Zira ülkemizde çeşitli alanları düzenleyen SPK, BDDK, Hazine Müsteşarlığı, EPDK vb kurum ve kuruluşların bağımsız denetime ilişkin farklı düzenleme ve uygulamaları ve meslek mensuplarımızı (SMMM ve YMM ruhsatlı kişiler) yıllardır sıkıntı içine sokan çok başlı yapı söz konusu KHK ile ortadan kalkmakta, bağımsız denetim alanında tek başlı bir yapıya geçiş sağlanmaktadır. Başka bir ifadeyle bu alanda yetkili olan yukarıda sayılı tüm kurum ve kuruluşların yetkileri bu KHK ile ellerinden alınmıştır. Ancak, bu kurumların kendi alanlarını düzenleme yetkileri devam etmektedir. Örneğin, SPK sermaye piyasasını düzenleyici ve denetleyici otorite olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
  • SPK tarafından başlatılmış uygulamalar bu kapsamda Kamu Gözetimi Kurulu tarafından kabul görmektedir. Örneğin; Kamu Gözetim Kurulu tarafından 2012 yılı sonuna kadar yapılacak SPK Bağımsız Denetim Lisanslama sınavları kabul görmüştür. Aynı şeyi biz de TÜRMOB Bağımsız Denetim Eğitimleri için bekliyor ve talep ediyoruz. Kamu Gözetim Kurulunun başlatmış olduğumuz eğitimleri kabul etmesini istiyoruz.
  • Değerli Arkadaşlarım, Sayın Konuklar,
  • Muhasebecilik mesleği uluslararası gelişmelere paralel olarak gün geçtikçe yeni uzmanlık alanlarıyla tanışmaktadır. Bu alanlardan birisi de halka açık şirketler, bankalar ve sigorta şirketleri için öteden beri var olan yeni Türk Ticaret Kanunu ile kapsamı genişleyen bağımsız denetim alanıdır. Bağımsız denetim; muhasebe mesleğinden ayrı bir meslek değil, muhasebe mesleğinin teknik bir uzmanlık alanıdır. Bu nedenle; gerek 660 sayılı KHK’da gerekse şu aşamada taslak halinde olan ve Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulunun resmi internet sitesinde kamuoyunun görüşlerine açılmış “Bağımsız Denetim Yönetmelik Taslağı”nda bağımsız denetimin ancak meslek mensupları (SMMM ya da YMM ruhsatı almış kişiler) tarafından yürütüleceği amir hüküm olarak esas alınmıştır.
  • Ancak; Yönetmelik Taslağı incelendiğinde; bağımsız denetim faaliyetinin uygulayıcı yönü olan meslek mensuplarımızın ve Birliğimiz TÜRMOB’un ihmal edildiği görülmektedir. Bağımsız denetim sürecinin hiçbir aşamasında ve unsurunda TÜRMOB’a herhangi bir atıf söz konusu olmayıp, sürecin hiçbir noktasında TÜRMOB ile işbirliği ve istişare öngörülmemiştir.
  • Oysa; uluslararası uygulamalarda başta ABD’de Kamu Gözetimi Kurulu ve Avrupa Birliğinin çoğu ülkesinde; bu Kurulların meslek örgütleriyle istişare halinde ve uyumlu bir şekilde çalıştıkları görülmektedir. Meslek mensubu denetçilerin sicilleri ve kütükleri üyesi bulundukları meslek örgütlerinde tutulmakta; denetçi eğitimleri dahil tüm mesleki eğitimler ve denetim sınavları ile birlikte tüm mesleki sınavlar meslek örgütleri tarafından yapılmaktadır. Denetçilerin disiplin dosyaları da meslek örgütlerinde takip edilmektedir. Bu kapsamda Kamu Gözetim Kurullarının odaklandığı nokta yapılan bağımsız denetimin denetim standartlarına uygunluğunun gözetimi olmakta, bu çalışmayı yürütürken her türlü bilgiyi meslek örgütünden elektronik ortamda bir işbirliği içinde temin etmektedirler. Bu güzel bir işbirliği örneğidir ve temeli gözetim kurullarının bazı yetkilerini meslek örgütlerine devretmesiyle mümkündür.
  • Değerli Arkadaşlarım,
  • Hepinizin bildiği üzere TÜRMOB olarak Yeni Türk Ticaret Kanununun getirdiği başta bağımsız denetim olmak üzere yeni uygulamalar için meslek mensuplarımızı hazırlamak üzere 2011 yılında bir Bağımsız Denetim Eğitim Seferberliği başlattık. TÜRMOB meslek mensuplarından hiçbir eğitim ücreti talep etmeksizin, kendi kaynaklarını kullanarak büyük bir projeye girişmiştir. Öncelikle bağımsız denetçi eğitimini yürütecek eğitimcilerin eğitim programı tamamlanmış ve sonrasında denetçi eğitimi programları başlatılmıştır. Şu aşamada ülke genelinde meslek odalarında 40.000’in üzerinde meslek mensubunun bağımsız denetim eğitimleri tamamlanmak üzeredir. Bu KHK ile bağımsız denetim eğitimlerinin önemi bir kat daha artmış bulunmaktadır.
  • Konuya ilişkin Yönetmelik taslağı ile getirilmek istenen eğitim programı zaten TÜRMOB tarafından üyelerine verilmeye başlandığına göre, ülke kaynaklarının etkin kullanımı açısından en uygun yol TÜRMOB eğitimlerinin Kamu Gözetim Kurulu tarafından kabul görmesidir.
  • Benzer şekilde uluslararası uygulama ve gelişmelere paralel olarak ;
  • • Denetçilerin eğitimleri yanı sıra denetçilik sınavlarının;
  • • Denetçilerin sicil ve kütüğünün oluşturulması işlemlerinin;
  • • Denetçilerin disiplin ve soruşturmalarının,
  • • Bağımsız denetim standartlarının belirlenmesinin,
  • mesleğin üst Birliği TÜRMOB’a devredilmesi gerekmektedir.
  • Uluslararası gelişmelere paralel olarak Kamu Gözetimi Kurulu esas olarak bağımsız denetim faaliyetinin kalitesine odaklanmalı ve bağımsız denetim kuruluşları ve denetçileri üzerinde etkin bir gözetim sistemi kurmalıdır. Ancak bu şekilde; ABD’de 2000’li yılların başında yaşanan Enron skandalı benzeri muhasebe usulsüzlükleri ve denetim ihlallerinin önüne geçmek mümkün olabilecektir.
  • Hepsinden önemlisi şudur ki, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu faaliyetlerini yürütmesi için muhasebe mesleğinin üst Birliği olan TÜRMOB’un 23 yıllık mesleki deneyimine ve gücüne, meslek mensuplarının gayret ve çalışmalarına gereksinimi olduğu ortadadır. TÜRMOB olarak Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurulu ile bir işbirliğine hazır olduğumuzu bir kez daha ifade eder, ülkemizde bağımsız denetim uygulamalarının başarısı açısından iki kurum arasındaki işbirliğinin zaten beklenen doğal bir sonuç olduğunu vurgulamak isterim. Zira bağımsız denetim faaliyeti; bağımsız denetçi yani biz meslek mensubu SMMM ve YMM’ler olmadan yürütülemez. Böyle bir bağımsız denetim faaliyeti hayal ediliyorsa; bu olsa olsa öğretmensiz bir okulda verilen eğitime benzer.
  • Sayın Katılımcılar,
  • Sözlerime son verirken, Konya Odamıza geleneksel hale getirdiği Anadolu Odaları Eğitim Seminerlerinin bu onikincisini düzenlediği için tekrar teşekkür ediyor ve oturumların başarılı ve verimli geçmesini diliyorum.

Bağımsız Denetim Zorunluluğu Esnetiliyor

Bağımsız denetim zorunluluğu da esnetiliyor. Türk Ticaret Kanunu’nda bir çok önemli maddeden sonra, inşaatın kolan ve kirişleri sayılacak bağımsız denetim müessesesinin kapsamıda oldukça daraltılıyor. Kısaca eski Türk Ticaret Kanunuyla yeni Türk Ticaret kanunu arasında çok fazla bir fark kalmadı. Yeni Türk Ticaret Kanunu işadamlarının istekleri doğrultusunda adeta kuşa çevrildi. 1950 model otomobil ile 2012 model otomobili Türk Ticaret Kanunu’na kıyaslayanlar iş zora gelince, çark etmeye başladılar. Sırf Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde çıkarılan ve büyük tartışmalara neden olan yasa, tekrar 1950 li yıllara geri döndü.
Yeni Türk Ticaret Kanunu’nda çok tartışma yaratan maddeler tek tek ayıklanıyor

Tüm şirketlere internet sitesi kurma zorunluluğunun kaldırılmasının ardından özellikli orta ve küçük büyüklükteki işletmeleri mali külfet altına sokan denetim zorunluluğu da kısmen kaldırılıyor. Türk Ticaret Kanunu’nda en çok itiraz edilen “bağımsız denetim zorunluluğu” için Bakanlar Kurulu devrede. 2013’te yürürlüğe girecek olan denetim şartı tıpkı Almanya ve Fransa’daki örneklerinde olduğu gibi kriterlere bağlı olacak.

Mali yapısı ile 3 kriterden ikisini tutturan şirket için bağımsız denetim zorunlu olacak. İşte kriterler: “Aktif büyüklüğü en az 150 milyon TL olmak, yılda en az 200 milyon TL net satış gerçekleştirmek ve en az 500 kişi çalıştırmak.” Bağımsız denetimin şirketlere yıllık maliyeti 4.5 milyar lira olacaktı. Bu maliyetin yaklaşık yüzde 85’i küçük şirketler tarafından ödenecekti. Taslağa göre bankalar, aracı kurumlar, faktoring şirketleri gibi Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) denetimine tabi firmalar, kriter aranmadan bağımsız denetime tabi olacak. Ayrıca medya ve enerji şirketleri için de taslakta ek başlık açılarak, bundan böyle bu alandaki şirketlerin denetlenmesi zorunlu kılındı.

Mal Sayım Noksan ve Fazlaları Değerlendirilmeleri

MAL SAYIM NOKSAN VE FAZLALARI ILE BENZERI SAYIM VE TESELLÜM NOKSAN VE FAZLALARININ TICARI
MEVZUAT VE VERGI MEVZUATI YÖNÜNDEN DEGERLENDIRILMELERI

İLGİLİ MADDE: 186

I— GIRIS:

Isletmelerin faaliyetleri sonucunda kimi zaman kontrol edilemeyen gelismelere muhatap kalmalari kaçinilmaz olmaktadir. Bu açidan, satilmak amaciyla satin alinan mallarin satilamadan çesitli sekillerde zayi olmalari, isletme faaliyetinde kullanilacak çesitli kiymetlerin bu fonksiyonlarini gerçeklestiremeyecek sekilde bozulmalari, kirilmalari veya çalinmalari gibi haller veya isletmenin kasa mevcudunun pek çok nedenle kaydi durumlardan eksik veya fazla çikmalari, ticari faaliyetin olagan sayilan risklerindendir. Bu yazimizda, yukarida açikça telaffuz edilen veya benzeri durumlarin muhasebelestirilme esaslari ve safi kazancin tespitinde ne sekilde dikkate alinacaklari konu edilecek olmakla birlikte, konunun özellikle mal hareketleriyle ilgili boyutu üzerinde durulacaktir. öte yandan, yazimizin izleyen bölümlerindeki açiklamalar esas olarak “hesap dönemi” sonu dikkate alinarak kaleme alinmis olmakla birlikte, yapilan açiklamalar 4369 sayili Kanun’dan sonraki sekliyle “Geçici Vergi” yönünden geçerli olan üç aylik veya alti aylik dönemlerdeki bilanço ve gelir tablosu hazirlama islemleri yönünden de geçerlidir. Benzer sekilde, yazimizin izleyen bölümlerindeki açiklamalar, esas olarak herhangi bir üretim isleminde bulunmaksizin sadece mal alim-satimi üzerinde faaliyette bulunan ticari faaliyetle ugrasan mükelleflere yönelik olarak kaleme alinmis olmakla birlikte, ayni açiklamalar üretim faaliyetinde bulunan isletmeler için de geçerlidir.

II—SAYIM VE TESELLÜM NOKSAN VE FAZLALARINA YÖNELIK YASAL DÜZENLEMELER:

Ticari Mevzuat ile Vergi Mevzuatinin kendi amaç ve yapilarindan kaynaklanan farkli öngörüleri bulunmaktadir. Bu nedenle, Ticari mevzuat yönünden dönem kazancinin tespitinde dikkate alinabilecegi öngörülen kimi giderlerin Vergi Mevzuati yönünden indirim olarak dikkate alinmasinin mümkün olmadigi yönünde bazi yasal düzenlemeler mevcuttur. Gerçekten örnegin, ticari isletme ile ilgili olarak belgelendirilmeyen giderlerin indiriminin kabulü vergi mevzuatinca mümkün degilken, ticari mevzuatin esas alinmasi sonucu olusturulan “Tek düzen Hesap Sistemi”mize göre bu nevideki giderlerin indirimi hiçbir süpheye yer vermeyecek derecede kabul edilmektedir. Keza, ticari isletmelerin aktiflerine kayitli bazi tasit araçlarina iliskin olarak Motorlu Tasitlar Vergisi ile amortisman ve benzeri genel giderlerinin indirimine vergi mevzuatinca belirli sinirlar dahilinde izin verilmezken, Ticari Mevzuat yönünden izin verilmektedir. Benzer sekilde, 1 seri no.lu Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebligi’nin bilanço ilkelerine iliskin olarak, “Bilançoda, varliklari bilanço tarihindeki gerçege uygun degerleriyle gösterebilmek için karsiliklarin ayrilmasi zorunludur.” seklindeki ilkesi uyarinca, isletmelerin dönem sonlarinda stoklarindaki deger düsüklügü için karsilik ayirmalari ve bu karsiliklar nedeniyle dogan “Karsilik Giderleri”ni sonuç hesaplariyla iliskilendirmeleri zorunlu tutulmasina ragmen, Vergi Mevzuatimiz bu nitelikteki karsiliklari tanimamis olmasi nedeniyle kazançtan indirimine izin vermemektedir. Bu ve benzeri örnekleri çogaltmak mümkündür.

Konuyla ilgili olarak, Tek Düzen Muhasebe Sistemine iliskin 1 No.lu Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebligi’nin “V— Yapilan Düzenlemenin Vergi Mevzuati ile Iliskisi ve Yaptirimi” baslikli bölümünde su açiklamalara yer verilmistir.

“ ….

Bu düzenleme kapsaminda bulunan isletmeler, muhasebe sistemlerini bu Teblig ve Ekinde öngörülen kurallara uygun olarak yürütülecektir. ancak, vergiye tabi karin tespiti asamasinda vergi kanunlarinda yer alan özel hükümleri göz önünde bulundurmak zorundadir. diger bir anlatimla, bu düzenlemede yer alan kavram ve ilkeler ile mali tablolarin düzenlenmesi ve sunulmasina iliskin esaslar çerçevesinde düzenlenecek mali tablolarin tekligi degistirilemez olup; isletmeler söz konusu mali tablolardan hareketle vergiye tabi safi kazancin tespitinde vergi mevzuati uyarinca istenilen bilgileri saglayacak sekilde gerekli düzenleme ve hesaplamalari yapacaklardir.

….”

Bu durumda, “sayim Tesellüm Noksanlari” ile “Sayim Tesellüm Fazlalari”nin ticari mevzuat ile vergi mevzuati yönünden ayri ayri degerlendirilmesi gerekmektedir.

a) Ticari Mevzuat Yönünden:

Sayim ve tesellüm noksan ve fazlalari ile ilgili olarak 1 no.lu muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebligi’nde gerekli olan açiklamalarda bulunulmustur. Söz konusu Teblig’de, sayim noksan ve fazlalari 197 ve 397 numarali hesaplarda tanimlanmistir. bu hesaplarla ilgili olarak yapilan açiklamalar ile bu hesaplarin isleyisi ile ilgili bilgiler asagidaki gibidir.

aa) Sayim ve Tesellüm Noksanlari:

Yapilan sayimlar sonucunda tespit edilen kasa, stok ve maddi duran varliklar noksanlariyla, tesellüm sirasinda ortaya çikan noksanlar geçici olarak “197 Sayim ve Tesellüm Noksanlari“ hesabinda izlenecektir. Noksanligin ortaya çikmasiyla bu hesaba borç, sorumlulardan tahsili veya zarar kaydedilmesi ile alacak kaydedilecektir.

ab) Sayim ve Tesellüm Fazlalari:

Yapilan sayimlar sonucunda tespit edilen kasa, stok ve maddi duran varliklar fazlalariyla, üniteler arasinda ortaya çikan fazlalar geçici olarak “397 Sayim ve Tesellüm Fazlalari” hesabinda izlenecektir. Söz konusu hesabin stok sayim fazlalari ile ilgili olan yönü sudur: Fazlaligin tespiti halinde, emsal degeri üzerinden bu hesaba alacak, ilgili stok hesabina borç yazilacaktir. sayim dönemi içerisinde normal oldugu belgelenen fazlalar, ilgili maliyet hesaplari karsiliginda bu hesaba borç kaydolunacaktir.

ac) Tek Düzen Hesap Sistemi Çerçevesinde Degerlendirme:

Yukarida kisaca açiklandigi üzere, isletmelerin yapmis olduklari sayimda ilk etapta nedeni anlasilamayan farklarin muhasebe sistemi içerisinde izlenebilmesi için 197 ve 397 no.lu Sayim ve Tesellüm Noksan ve Fazlalari Hesaplari kullanilmaktadir. bu hesaplar, genel olarak bakildiginda, farklarin geçici olarak kaydedildigi hesaplardir. Farklar için isletmeler tarafindan bu hesaplara ilgili olduklari tutarlarda kayitlar yapildiktan sonra gerekli arastirmalar yapilir. Sebebin bulunup bulunamamasina göre, bu hesaplarda yer alan tutarlar ayri ayri isleme tabi tutulmaktadir. Sebebin bulunup bulunamamasi, özellikle vergi matrahinin belirlenmesi açisindan önem tasimaktadir. bu konu yazimizin sonraki bölümlerinde daha ayrintili olarak ele alinacaktir. ancak sunu da belirtmek gerekir ki, sayim noksani ve fazlasinin ayni dönemde tespit edilmesi ve bu farkliliklarin ilk etapta nedeninin bulunamamasi dolayisiyla 197 ve 397 no.lu hesaplara kayitta bulunulmasi durumunda, 197 ve 397 no.lu hesaplarin birbiri ile mahsup edilmesi mümkün degildir.

Bununla birlikte, 1 no.lu Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebligi’nde, konu ile ilgili olarak, “199-Diger dönen Varliklar Karsiligi (-)” hesabi ihdas edilmistir. bu hesabin açiklamasinda. “Yil sonunda ilgili kesin hesaplarina aktarilmasi imkani bulunmayan kasa, stok ve maddi duran varlik sayim noksanlari tutarinin, sayim fazlalari tutarinin üstünde olmasi halinde fark kadar ayrilacak karsiliklari kapsar. isleyisi: ayrilan karsilik tutari bu hesaba alacak, “654- Karsilik Giderleri” hesabina borç kadedilir, karsilik nedeninin gerçeklesmesi halinde “197- Sayim ve Tesellüm Noksanlari” hesabi karsiliginda bu hesaba borç kaydedilir.” seklinde ifadelere yer verilmistir.

197 ve 397 no.lu hesaplarin birbiri ile mahsup edilemeyecegi hususu yukarida belirtilmisti. Bununla beraber, noksan tutarlarinin fazla tutarlarindan yüksek olmasi durumunda, yukaridaki teblig hükmünde de açiklandigi üzere, bir nevi mahsup imkani getirilmistir. Hesabin isleyisine bakildiginda ise, noksan tutari ile fazla tutari arasindaki fark 199 nolu hesaba alacak, “654 Karsilik Giderleri” hesabina borç kaydedilmek suretiyle fazla olan tutarinin (fazla tutari düsüldükten sonraki tutar) gider hesaplarina intikali saglanmaktadir.

b) Vergi Mevzuati yönünden:

ba) Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunlari Yönünden:

kurumlar vergisi Kanunu’nun 13. maddesinde, safi kurum kazancinin tespitinde Gelir Vergisi Kanunu’nun ticari kazanç hakkindaki hükümlerinin uygulanacagi ifade edilmektedir. Gelir Vergisi Kanunu’nun 38. maddesinde ise, bilanço esasina göre ticari kazancin tesebbüsteki özsermayenin hesap dönemi sonundaki ve basindaki degerleri arasindaki müspet fark oldugu hükme baglanmis; ticari kazancin, bu suretle tespit edilmesi sirasinda Vergi Usul Kanunu’nun degerlemeye ait hükümleri ile Gelir Vergisi Kanunu’nun “ Indirilecek Giderler” ve “indirilemeyecek Giderler” basligi altindaki 40 ve 41. maddeleri hükümlerinin uygulanacagi belirtilmistir. Vergi Usul Kanunu’nun 192. maddesinde, aktif tablosunda mevcutlar ile alacaklar (ve varsa zarar), pasif tablosunda ise borçlarin gösterilecegi; aktif toplami ile borçlar arasindaki farkin isletmenin özsermayesini olusturacagi seklinde tanimlamalarda bulunulmaktadir.

Öte yandan, Vergi Usul Kanunu’nun “Degerleme” baslikli üçüncü kitabinin birinci bölümü içerisinde yer alan 258. maddesi uyarinca degerleme; vergi matrahlarinin hesaplanmasiyla ilgili olarak iktisadi kiymetlerin takdir ve tespitidir. Ayni Kanun’un 274’üncü maddesinde ise, satin alinan veya imal edilen emtianin maliyet bedeli ile degerlenecegi ifade edilmektedir. Kanun’un 278 ‘nci maddesinde, bu durumun bir istisnasi olarak, yangin, deprem ve su basmasi gibi afetler yüzünden veyahut bozulmak, çürümek, kirilmak gibi haller neticesinde iktisadi kiymetlerinde önemli bir azalis vaki olan emtialarin emsal bedeli ile degerlenecegi belirtilmektedir. Bu madde yönünden emsal bedeli ise, Kanun’un 267. maddesinin üçüncü sirasinda izah edilen ve Takdir Komisyonlarina bedel takdir ettirilmesine yönelik olarak düzenlenen “Takdir Esasi”na göre tespit edilmektedir. Bunun haricinde, imal edilen veya satin alinan emtialarla ilgili olarak, Kanun’un “Degerleme” baslikli kitabinda herhangi bir hüküm yer almamaktadir. Bu nedenle, gerek vergi idaresinin, gerekse vergi yargisinin öteden beridir gelen içtihatlarinda, yangin, su basmasi veya deprem gibi herkes tarafindan farkedilebilecek dogal olaylarin isletme mevcutlarinin degeri üzerindeki negatif etkisini dahi takdir komisyonlarina tespit ettirmek disindaki islemlerin vergisel sonuçlari kabul edilmemektedir. Nitekim, Danistay’in;

  • .18.12.1991 tarih ve Esas No: 1990/431, Karar No: 1991/3158 no.lu,
  • . 07.06.1988 tarih ve Esas No: 1988/3870, Karar No: 1991/2161 no.lu,
  • . 30.03.1989 tarih ve Esas No: 1987/240, Karar No: 1989/1561 no.lu,
  • . 05.11.1987 tarih ve Esas No: 1985/4907, Karar No: 1987/2673 no.lu,

kararlari bu paraleldedir.

Yukarida yer verilen açiklamalar dikkate alindiginda ticari kazanç elde eden mükelleflerin, dönem sonu bilançolarinda yer alan kiymetlerine iliskin olarak, Vergi Usul Kanunu’nun “Degerleme” baslikli bölümünde yer verilen hükümleri dikkate almak suretiyle tespit edecekleri degerlere göre özsermaye hesaplamalari ve çikacak deger ile ayni esaslara göre belirleyecekleri dönem basi özsermaye degeri arasindaki olumlu farka göre ödeyecekleri vergiyi belirlemeleri gerekmektedir. öte yandan, mükelleflerin emtialariyla ilgili olarak Vergi usul Kanunu’nun 278. maddesi disinda kalacak haller için sermayede azalmayi beraberinde getirecek islemlerin vergi matrahlari ile iliskilendirilmeleri mümkün olmayacaktir. Zaten, vergi mevzuatimiz sermayede meydana gelecek azalislarin vergi matrahiyla iliskilendirilemeyecegi yönündeki anlayisi sadece ticari kazançlar yönünden degil, diger nevilerdeki kazanç türleri için de kural olarak benimsemistir. Nitekim, Gelir Vergisi Kanunu’nun 88’ inci maddesinde bu esas hükme baglanmistir. Bir hesap döneminde çikan zararin izleyen bes hesap dönemi içerisinde indirilebilecegine iliskin hüküm ise bu durumun bir istisnasi degildir. Zira kanun koyucu, bu durumu sadece ticari ve zirai kazanç seklindeki sermayeye dayali organizasyonlar için kabul etmistir. Bu durumun sadece adi geçen kazançlar yönünden kabul edilmesinin tek nedeni de, sermayeye dayanan organizasyonlarda gerçek sonucun, vergilendirme dönemini olusturan takvim yilindan daha uzun bir sürede alinacagi varsayiminin kabul edilmis olmasidir. Baska bir ifadeyle; daha uzun zamanda ortaya çikacak gerçek ve kesin sonuç alinmadan önce sermayenin kayba ugramasi ticari ve zirai faaliyetin normal icabi sayilmistir. Bu nedenle, bir vergilendirme döneminde meydana gelen sermaye kaybi, bes yillik bir zaman dilimi içerisinde degerlemeye tabi tutulmus, kaybin bu süre içerisinde karla telafisinin mümkün olmamasi halinde, kesin bir nitelik kazandigi kabul edilmek suretiyle mahsup imkani ortadan kaldirilmistir. Zarar mahsup süresinin sadece bes yil ile sinirlandirilmasi, bu süre içerisindeki sermaye azalisinin vergi matrahiyla iliskilendirilebilecegi anlayisindan degil, gerçek ve kesin sonucun bes yilda olusacaginin kabul edilmis olmasindan kaynaklanmaktadir.

Ticari isletmeler yönünden sermayede vukubulacak zararlarin matrahin tespitinde dikkate alinamayacagi seklindeki temel esas, sadece emtialar yönünden geçerli degildir. Vergi mevzuatimizda, sermaye azalisini beraberinde getirecek çok nadir islemlerin vergi matrahiyla iliskilendirilmesi kabul edilmistir. buna göre örnegin amortismana tabi iktisadi kiymetlerin, Gelir Vergisi Kanunu’nun yine “degerleme” baslikli kitabi içerisinde yer alan “Fevkalade Amortisman” baslikli 317. maddesi kapsami disindaki deger kayiplarinin gider olarak matrahla iliskilendirilmesi mümkün degildir. Benzer sekilde, ayni kitabin 323. ve 324. maddeleri kapsamina girmeyen alacaklarin da, sermayede meydana getirdikleri azalislari vergi matrahiyla iliskilendirmek mümkün olamayacaktir.

yapilan açiklamalar çerçevesinde, Vergi Mevzuatimizin öngördügü haller disindaki durumlarda gider olarak dikkate alinan sayim ve tesellüm noksanlarinin Vergi mevzuati yönünden “Kanunen Kabul Edilmeyen Giderler” kapsaminda degerlendirilmelerinin zorunlu oldugu sonucu çikmaktadir.

konunun diger bir yönü olarak, sermayede meydana gelecek artislarin kar olarak matrahla iliskilendirilecegi hususu ise açiktir. Bu durumun konumuz yönünden önemli olan yönü, “ Sayim Tesellüm Fazlalari”nin neden oldugu özsermaye artisinin gelir olarak sonuç hesaplarina yansitilmasinin vergi mevzuatimizin bir geregi olmasidir. Zira özsermaye hesabinda bu nitelikteki fazlalar arti kalem olarak dikkate alinacaktir. Bu nedenle, özsermaye karsilastirmasi yoluyla tespit edilecek kazancin tespitinde “sayim Tesellüm Fazlalari” hesaplari vergi matrahini artiracak bir unsur olarak dikkate alinacaktir.

Diger taraftan, özellikle kurumlar ve Gelir Vergileri yönünden dönem sonuna yakin tarihlerde yapilan fiili sayimlar sonrasinda dogan sayim noksan ve fazlalarinin nedenlerinin, defterlerin kapatilma tarihine kadar, hatta gelir veya kurumlar vergisi beyanname verme süresinin sonuna kadar arastirilmasi mümkündür. Esas olarak, Vergi Usul Kanunu’nun 175. maddesinden Türk Ticaret Kanunu’nun 70. maddesine yapilan atif nedeniyle, hesap dönemi sonunun kural olarak 31 Aralik olmasina ragmen, defterlerin Ocak ayi sonuna kadar kapatilmasinin arkasinda yatan bir neden de, kapanan yila iliskin olarak bu ve benzeri islemlerde kesin sonuçlarin ortaya çikisini beklemektir. Benzer sekilde, hesap döneminin sona ermis ve defterlerin en geç Ocak ayi sonunda kapatilmis olmasina ragmen, beyanname verme süresinin sonunu Gelir Vergisi mükelleflerinde mart ayi sonu, kurumlar vergisi mükelleflerinde ise Nisan ayi sonu olarak belirlemenin asil nedeni de , kapanmis dönemle ilgili oldugu halde yapilan yanlisliklarin düzeltilmesine ve belirtilen nevideki islemler için kesin sonuçlarin alinmasina fazlasiyla yetecek derecede bir zamanin mükelleflere taninmasidir.

Yukarida yer verilen yasal açiklamalar çerçevesinde, uygulamada sikça rastlanan ve vergi incelemeleri yönünden ciddi bir elestiri riski tasiyan bir hatanin üzerinde durmanin da gerekli oldugunu düsünüyoruz. Uygulamada kimi mükelleflerin, kayitlarina göre dönem basi mal mevcutlari ve dönem içi satin alinan mallarin toplam degeri ile dönem sonu fiili sayimlari sonucunda tespit ettikleri mal miktarlarinin maliyet degerleri arasindaki farki “Satilan Ticari Mal Maliyetleri” hesaplarina aktardiklarina rastlanmaktadir. bu durumda, dönem içerisinde satilan mallarin maliyetleri, kazancin tespitinde indirim konusu yapilmis olmakla birlikte, ayni zamanda satin alindiklari halde kaybolan veya benzeri çesitli nedenlerle isletmede bulunmayan mallarin bedellerinin de bir nevi gider yazilmasi sonucu ortaya çikmaktadir. Oysa , yukarida da ayrintili olarak açiklandigi üzere, vergi mevzuatimiz yönünden her ne sekilde olursa olsun “Sayim ve Tesellüm Noksani” kapsaminda bulunan kiymetlerin bedellerinin kazancin tespitinde indirim unsuru olarak dikkate alinmalari mümkün degildir. Bunun yerine yapilmasi gereken islem, kayitlar üzerindeki giren mal ve çikan mal miktarlari ile dönem basi mal mevcutlarini dikkate almak suretiyle yapilacak “kaydi envanter” sonuçlari ile fiili sayimlar sonucunda ortaya çikacak “fiili envanter” sonuçlarini karsilastirmaktir. Buna göre, “kaydi envanter” ve “fiili envanter” sonuçlari arasindaki farka göre, kayitlar üzerinde “197” veya “397” hesaplari çalistirmak ve bu farkin nedenini muhasebenin intizamini bozmayacak bir süre içeresinde arastirmak gerekmektedir. ancak, söz konusu arastirmanin sonucunda farkin nedeni bulunamazsa dahi, “sayim Tesellüm Fazlalari”nin vergi mevzuati yönünden gelir kaydedilmelerinin gerektigi; “Sayim Tesellüm Noksanlari”nin ise ticari mevzuat yönünden gider olarak kabul edilse dahi vergi mevzuati yönünden gider olarak dikkate alinmalarinin mümkün olmadiginin bilinmesi gerekmektedir.

bb) Katma Deger Vergisi Kanunu Yönünden

Katma Deger Vergisi Kanunu’nun 29. maddesinde; mükelleflerin yaptiklari vergiye tabi islemleri üzerinden hesaplanan katma deger vergisinden, Kanunda aksine hüküm olmadikça, yüklenmis olduklari KDV’leri indirim konusu yapabilecekleri ifade edilmektedir. Kanun’un 30. maddesinde ise, 29. maddede hükme baglanan indirim müessesesinin hangi hallerde isletilemeyecegi ile ilgili hükümler yer almaktadir. Maddenin “c” bendinde; zayi olan mallarin alis vesikalarinda gösterilen katma deger vergilerinin indirim olarak dikkate alinamayacagi belirtilmistir.

Katma deger vergisi sisteminde alis vesikalarinda gösterilen verginin indirilmesi, bu mallarin satisi sirasinda mala eklenen degerin vergilendirilecegi düsüncesine dayanmaktadir. bu açidan, zayi olan mallarla ilgili olarak herhangi bir satis islemi gerçeklesemeyecek, diger bir malin üretimine etki edecek herhangi bir deger de olmayacak ve dolayisiyla zayi olan malla ilgili olarak ilave bir deger olusturulamayacak olmasi nedeniyle, bu mallara iliskin alis vesikalarinda gisterilen vergilerin indirilmesi, zayi olan mallar üzerindeki tüm vergi yükünü tamamen ortadan kaldiracaktir. Oysa katma Deger Vergisinde, üretimden tüketime kadar uzanan süreçte yapilan herbir teslim islemi sonucunda ilave degerler vergilendirilmek suretiyle, bir malin üzerindeki nihai vergi yükü olusturulmaktadir. Böyle bir sistem, herbir mükellef yönünden, satin alinan malin önceki zincirlerden gelen vergi yükünün indirilmesini ve malin ilave degeri dahil tutari üzerinden KDV hesaplanmasini gerekli kilmakta, hesaplanan KDV ile indirim konusu yapilan KDV arasindaki farkin ise vergi dairesine ödenmesini zorunlu hale getirmektedir. ancak, belirtilen sistem nihai tüketici konumundaki gerçek veya tüzel kisilerin, üstlendikleri vergiyi indirememelerini ve dolayisiyla vergi yükünü nihai olarak üstlenmelerini gerektirmektedir.

Yukarida açiklanan nedenlerle, üzerinden KDV hesaplanamayacak sekilde satilamayacak konumdaki mallarin daha önceden indirim konusu yapilmis KDV’lerinin düzeltme konusu yapilmalari gerekmektedir. Kanun’un yukarida belirtilen hükmü bu anlayisa dayanmaktadir. Nitekim, Kanun’un ilgili bent hükmünün gerekçesi de bu paraleldedir. Keza, kanun’un 29/4. maddesince kendisine verilen yetkiyi kullanan vergi Idaresi, 1 seri no.lu KDV Genel Tebligi’nde benzer açiklamalara yer vermistir. Yapilan bu açiklamalar, sadece alim- satim konusu yapilan mallarda degil, faaliyetlerin icrasinda kullanilan makine veya benzeri kiymetlerin kullanilamayacak sekilde kirilmalari veya çalinmalari gibi benzer durumlar için de geçerlidir. Bu gibi durumlarda, ilgili kiymetlerin indirim konusu yapilmis KDV’lerinin de düzeltilmeleri gerekmektedir.

Öte yandan, net sonucu “Sayim ve Tesellüm Fazlalari” olan farklarda yapilacak herhangi bir düzeltme islemi bulunmayacaktir. Bu kapsama giren mallarin satilmalari halinde normal sekilde KDV hesaplanacak ve beyani yapilacaktir.

III— SONUÇ:

Isletmelerin özellikle dönem sonlarinda yapmis olduklari fiili sayimlar sonucunda olusan “sayim ve Tesellüm Noksanlari” ile “sayim ve Tesellüm Fazlalari” nin ticari mevzuat ve vergi mevzuati karsisindaki durumu yazimizin önceki bölümlerinde ayrintili olarak ele alinmistir. özellikle vergisel yönden, mükelleflerin yazimizin “II-b-ba” bölümünün sonlarinda belirtilen hatali islemlerden kaçinmak ve ilgili bölümlerde belirtilen yasal açiklamalari dikkate almak suretiyle islemde bulunmalari, dogru bir matrah tespiti yönünden önem arzetmektedir.

VERGİ USUL KANUNU GENEL TEBLİĞİ SIRA NO: 336

VERGİ USUL KANUNU GENEL TEBLİĞİ SIRA NO: 336

(29 Temmuz 2004 tarih ve 25537 sayılı R.G.’de yayımlanmıştır.)

Bakanlığımıza yansıyan bazı olaylar nedeniyle aşağıdaki açıklamaların yapılmasına gerek duyulmuştur.

1.Eczanelerin Kamu Kuruluşlarına Düzenledikleri Faturalarda Süre

Bilindiği üzere, 5035 sayılı Kanunla(1) Vergi Usul Kanununun 231 inci maddesinin 5 numaralı bendinde yer alan “on gün” ibaresi “yedi gün” olarak değiştirilerek, faturanın malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azami yedi gün içinde düzenleneceği hükme bağlanmıştır.

Türk Eczacılar Birliğine bağlı Ecza Odaları tarafından Bakanlığımıza intikal ettirilen olaylardan, eczaneler tarafından kamu kuruluşlarına düzenlenecek faturaların yedi günlük sürede düzenlenmesinin sıkıntılar yarattığı belirtilerek bu teslimlere ilişkin faturaların ay sonunda topluca düzenlenmesi talep edilmektedir.

Devlet Memurlarının Tedavi Yardımı ve Cenaze Giderleri Yönetmeliği(2) uyarınca Bakanlığımız ile Türk Eczacılar Birliği Merkez Heyeti arasında kurum mensuplarının eczanelerden temin edecekleri ilaçlarla ilgili olarak kurumlarla eczaneler arasında anlaşma yapılmaktadır. Tedavi yardımına ilişkin 4 sıra numaralı 2004 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatında(3) konuya ilişkin açıklamalara yer verilmiş olup, Talimatın 3 No.lu ekinde yer alan hususları içerecek şekilde kurumlarla anlaşma yapan eczaneler arasında protokoller düzenlenmektedir.

Diğer taraftan, 6 sıra numaralı Muhasebat Genel Müdürlüğü Genel Tebliğinin(4) V/A bölümünde, eczanelerce toplam ilaç bedeli tutarından %20 katılım payı hesaplanacağı ve para tahsil edilmeksizin fiş veya fatura tanzim edilerek ilgiliye verileceği ve sevk kağıdında adı belirtilen daireler itibarıyla Tebliğ ekinde yer alan 2 sayılı listenin dört nüsha düzenlenerek kurumlarca karşılanacak % 80’e ilişkin faturayla birlikte ilgili olduğu ayı takip eden ilk iki iş günü içerisinde tedavi giderlerinin ödenmesinden sorumlu olan tahakkuk dairesine teslim edileceği açıklanmıştır.

Bu açıklamalar dikkate alınarak dileyen eczaneler, çalışanlarının reçetelerini karşılamak üzere sözleşme yaptıkları kamu kuruluşları ile sınırlı olmak üzere, ilgili kuruluşların çalışanlarına yaptıkları ilaç teslimlerinde kamu kuruluşlarınca karşılanacak paya ilişkin tutarı içeren faturayı, ay sonunda tüm çalışanlar için ve tek bir fatura şeklinde düzenleyebileceklerdir.

 

2. Reçetelerde Protokol Numarasına Yer Verilmesi (Bu bölüm 418 seri no.lu tebliğ ile kaldırılmıştır.)(*)

Tebliğ olunur.

Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği SERİ NO: 191

Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği

SERİ NO: 191

(10 Mayıs 1989 tarih ve 20161 sayılı R.G. de yayınlanmıştır.)(*)

(Bu Tebliğ 08.09.2012 tarihli 418 seri No.lu tebliğ ile kaldırılmıştır.)

İLGİLİ MADDE: Mükerrer 257

213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 257. maddesinin Bakanlığımıza verdiği yetkiye dayanılarak 1 Haziran 1989 tarihinden itibaren, özel muayenehane, özel poliklinik, özel hstane sahibi veya buralarda çalışan hekimlerce (diş hekimi dahil) özel muayene ve tedaviler için düzenlenen reçeteler Vergi Usul Kanunu uyarınca düzenlenmesi zorunlu belgeler kapsamına laınmıştır. Bu nedenle, uyulacak usul ve esaslar aşağıda açıklanmıştır.

Özel muayenehane, özel poliklinik, özel hastane sahibi veya buralarda çalışan hekimlerce düzenlenen reçeteler, sadece defterdarlıklarla anlaşmalı matbaalara bastırılarak kullanılacaktır. Reçetelerde belirli bir ölçü aranılmayacaktır.

Matbaa işletmecileri reçete basımında da, Vergi Usul Kanunu Uyarınca Vergi Mükellefleri Tarafından Kullanılan Belgelerin Basım ve Dağıtımı Hakkında Yönetmelik hükümlerine uyacaklardır. Matbaa işletmecileri, anılan Yönemeliğin 14. maddesi uyarınca ilgili defterdarlık ve vergi dairesine verdikleri bilgi formlarından reçetelerle ilgili bilgi formunun bir örneğini ayrıca “Maliye ve Gümrük Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü Vergi İstihbrat Şubesi Ulus/Ankara” adresine Yönetmelikte belirtilen süre içinde göndereceklerdir.

Reçetelerde asgari olarak aşağıdaki bilgiler bulunacaktır.

  1. Hekimin adı ve soyadı, iş adresi, vergi dairesi ve sicil (hesap) numarası,
  2. Hastanın adı ve soyadı,
  3. Reçetenin düzenlenme tarihi, seri ve sıra numarası,
  4. Reçetenin düzenlendiği yerin adresi (özel muayenehane ise muayenehane, özel poliklinik ise poliklinik, özel hastane ise hastane adresi).

Ayrıca, reçeteler kullanılacağı yere göre seri ayırımı yapılmak suretiyle matbaalarda bastırılacak ve kullanım yeri için geçerli olacaktır. Mesela; bir hekim özel muayenehane, özel poliklinik, özel hastane gibi birden fazla yerde çalışıyor ve reçete düzenliyorsa, her biri için ayrı seriden bastırılmış reçete kullanacaktır. Özel muayenehane reçetesi, özel poliklinik veya özel hastanede kullanılmayacaktır.

Reçeteler, kopyalı en az üç örnek olarak düzenlenecektir. Reçetenin düzenlenmiş olması serbest meslek makbuzunun düzenlenmesi mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Düzenlenen reçetelerin iki örneği, serbest meslek makbuzu ile birlikte müşteriye verilecek ve bu örneklerden biri saklanmak üzere eczanede alıkonulacak, üçüncü örnek ise muayenehanede kalacaktır. Reçetelerin sağ üst köşesine kolayca okunabilecek şekilde “Hastaya verilen reçetenin iki örneği de eczaneye götürülecektir” cümlesi yazdırılacaktır.

Kamu kurum ve kuruluşlarına ait hastane, poliklinik, sağlık ocakları gibi yerlerde veya kamu kurum ve kuruluşlarının işyerlerinde kendi personeli için yürütülen sağlık hizmetlerinde kullanılan resmi antetli hekim reçeteleri, bu Genel Tebliğ kapsamına girmemektedir. Ancak, 1 Haziran 1989 tarihinden itibren bu yerlerde düzenlenen reçeteler, “Muayenesi kurumumuzda yapılmıştır.” ibaresi ve kurum yetkilisinin adı, soyadı ve görevini belirtir kaşe basılmak, imzalanmak ve tarih konulmak suretiyle onaylanacaktır.

Öte yandan, dağıtım ve denetimi Sağlık Bakanlığınca yapılan renkli reçeteler bu Genel Tebliğ kapsamına girmemektedir. Bu reçetelerin uygulamasına aynen devam edilecektir. Ancak, bu reçeteler düzenlenirken düzenleyen doktorun adı, soyadı, vergi dairesi ve hesap numarası bir kaşe ile basılacak veya elle yazılacaktır. Ayrıca, bu reçetelerde düzenleme tarihi ve hastanın adı, soyadı ve adresi mutlaka yer alacaktır.>Bu Genel Tebliğ ile belirlenen usul ve esaslara uymayanlar hakkında Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre gerekli ceza uygulanacaktır.

 

Tebliğ olunur.